BİZDEN HİKAYELER
100 TL'NİN ONTOLOJİK STATÜSÜ
Bu akşam yerde 100 TL buldum. Bu 100 TL zihnimin rahat 15 dakikasını aldı.
İlk gördüğümde şansıma gülümsedim, hoşuma gitti. Sonra düşündüm, niye yerde bir şey bulmak insanı mutlu eder?
Yok ama herkesi eşit ölçüde mutlu etmez, dedim. Kimi maddiyatla hiç imtihan görmemiştir, değil mutlu olmak tınmaz bile. Kimi yine maddi imtihan görmemiştir ama havadan gelmesine mutlu olur, fıtratı öyledir. Kiminin ihtiyacı vardır, gerçekten makbule geçer...
Derken üniversitedeyken öğrenci harçlığıyla geçinmeye çalıştığım zamanlarda bir kere yol ortasında para bulduğumu hatırladım. Nasıl makbule geçmişti. Bugünüme şükrettim.
Buraya kadar her şey normal.
Sonra 100 TL ahlak felsefesi final sınavına dönüştü. 😂
Yerde bırakmak kibir, dedim. Almak, ihtiyacım olmadığı halde açgözlülük. Haydan geldi huya gitsin, bir çocuk ya da dilenci görürsem vereyim, dedim. Sonra, neye göre seçeceksin vereceğin kişiyi? Gözüne ihtiyaç sahibi görüneni sen kimsin de ihtiyaç sahibi ilan edeceksin, dedim.
Şans , geçmiş , yoksunluk , şükür , kibir , açgözlülük , ihtiyaç , sadaka , sınıfsal bakış , “ihtiyaç sahibini kim belirler?” , kader , imtihan , nefs...
100 TL'nin ontolojik statüsüne kadar geldim. 😂
Yol boyunca da karşıma kimse çıkmadı.
Bir ara yürürken cebimden düşecek diye kontrol ettim. Sonra “düşsün de kurtulayım” dedim. 😂 Çünkü o noktada cebimde artık 100 TL değil, küçücük bir etik problem taşıyordum.
En sonunda dedim ki, ben küçük hesap yapan biri değilim de bu ne büyük hesaptır? Küçük hesap yapmanın ne büyük hesap olduğuyla şu an karşı karşıyayım.
Velhasıl 100 TL hâlâ bende. Akıbetini inanın ben de bilmiyorum.
Şimdilik 100 TL'lik vicdan fonu olarak bekliyor.
Bir ara paranın üzerindeki Itrî’yi de Mevlânâ sandım. “Tamam,” dedim, “şimdi bir de Mesnevî çıktı başımıza.” 😂
100 TL artık para olmaktan tamamen çıkmıştı; ahlak felsefesiyle başlayıp tasavvufa bağlanan küçük bir yolculuğa dönüştü.
Haydan geldi ama huya gidemedi. Önce Jung’a, oradan Mesnevî’ye uğradı. ( ALINTI...)
İlk gördüğümde şansıma gülümsedim, hoşuma gitti. Sonra düşündüm, niye yerde bir şey bulmak insanı mutlu eder?
Yok ama herkesi eşit ölçüde mutlu etmez, dedim. Kimi maddiyatla hiç imtihan görmemiştir, değil mutlu olmak tınmaz bile. Kimi yine maddi imtihan görmemiştir ama havadan gelmesine mutlu olur, fıtratı öyledir. Kiminin ihtiyacı vardır, gerçekten makbule geçer...
Derken üniversitedeyken öğrenci harçlığıyla geçinmeye çalıştığım zamanlarda bir kere yol ortasında para bulduğumu hatırladım. Nasıl makbule geçmişti. Bugünüme şükrettim.
Buraya kadar her şey normal.
Sonra 100 TL ahlak felsefesi final sınavına dönüştü. 😂
Yerde bırakmak kibir, dedim. Almak, ihtiyacım olmadığı halde açgözlülük. Haydan geldi huya gitsin, bir çocuk ya da dilenci görürsem vereyim, dedim. Sonra, neye göre seçeceksin vereceğin kişiyi? Gözüne ihtiyaç sahibi görüneni sen kimsin de ihtiyaç sahibi ilan edeceksin, dedim.
Şans , geçmiş , yoksunluk , şükür , kibir , açgözlülük , ihtiyaç , sadaka , sınıfsal bakış , “ihtiyaç sahibini kim belirler?” , kader , imtihan , nefs...
100 TL'nin ontolojik statüsüne kadar geldim. 😂
Yol boyunca da karşıma kimse çıkmadı.
Bir ara yürürken cebimden düşecek diye kontrol ettim. Sonra “düşsün de kurtulayım” dedim. 😂 Çünkü o noktada cebimde artık 100 TL değil, küçücük bir etik problem taşıyordum.
En sonunda dedim ki, ben küçük hesap yapan biri değilim de bu ne büyük hesaptır? Küçük hesap yapmanın ne büyük hesap olduğuyla şu an karşı karşıyayım.
Velhasıl 100 TL hâlâ bende. Akıbetini inanın ben de bilmiyorum.
Şimdilik 100 TL'lik vicdan fonu olarak bekliyor.
Bir ara paranın üzerindeki Itrî’yi de Mevlânâ sandım. “Tamam,” dedim, “şimdi bir de Mesnevî çıktı başımıza.” 😂
100 TL artık para olmaktan tamamen çıkmıştı; ahlak felsefesiyle başlayıp tasavvufa bağlanan küçük bir yolculuğa dönüştü.
Haydan geldi ama huya gidemedi. Önce Jung’a, oradan Mesnevî’ye uğradı. ( ALINTI...)